Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11/19/2012

Sevmek bir ömür sürer sevişmek bir dakika

Otoparkın içinde "hadi sen arabayı öne çek, ben öyle binerim" diye birşeyler mırıldandı Zeynep.
Ayakta uyuyordu çünkü ve iki arabanın arasından geçip, arabaya binmek istemedi. Kapıyı diğer arabaya sürüp zedelemekten korktu.
Sabahın köründe kalkmış bütün gün çalışmış, ondan sonrada arkadaşlarının ve sevdiğinin gönlü olsun diye gezmeye çıkmışlardı.
Gecenin birinde otoparkta kim nereye binecek mevzusu geçiyordu ve Zeynep bir an evvel sevdiğinin evine gidip uyumak istiyordu.

Orkun arka kapıyı açtı ve binmeden "Benim tarafimdanda binebilirdin sevgilim" dedi. Zeynep uykulu uykulu gülümsedi ve hızlı adımlarla Orkunun açtığı kapıdan arka koltuğa yerleşti.
Yarım saat süren yol boyunca içi gitti geldi Zeynepin. "Ben eskiden bu kadar çabuk yorulmazdim" diye geçirdi içinden.
Orkun ara sıra elini okşadı, bir yandan da arabayı kullanan Cemle her zamanki gibi bilgisayarlar hakkında konuşuyorlardı.

Orkunun kapısının önünde durdu Cem ve "Sabah ben seni alırım Zeynep, yediyi yirmi gece kapıda ol. Böylelikle üniversiteye trenle gitmek zorunda kalmazsın" dedi.
"Tamam, off yediyi yirmi gecemi?" diye söylene söylene arabadan indi Zeynep.
Bu eve ilk gelişini hatırladı ondan sonra. Tam tamına bir sene olmuştu ve o hissettiği heyecanı gelmişti yine aklına.

Orkun her zaman yaptığı gibi bilgisayarın başına geçmişti ve Zeynep daha önce bıraktığı sırt çantasından geceliğini, dış fırçasını, yüz sabununu alıp banyoya girdi. İlk önce dişlerini fırçaladı, makyajını yıkadı ve en son üstünü çıkarıp geceliğini giydi.
Banyodan çıktığında Orkun hala bilgisayarın başında oturuyordu ve yatmaya hiç niyeti yoktu. Orkunun yanağına ufak bir buse kondurup üst katta bulunan yatağa yattı Zeynep ve hemen rüyalara daldı.

Yaklaşık yarım saat sonra merdivenlerden gelen sesten uyandı, gözlerini açtı ve ona gülümseyen Orkuna baktı.
"Çok yorgunum, beynim yorgun. Ruhum yorgun, biliyormusun Orkun?" dedi ve Orkun onu kendisine çekip "Sus, uyumaya devam et" diyip kolları ile sardı.
Uzun zamandır ilk defa bu kadar kısa ama derin bir uyku çekti Zeynep.

Sabah yedide çalan saati Orkunuda uyandirdi ama Zeynep oyalanmadan aşağı inip banyoya girip saçlarını topladı, dişlerini fırçaladı, yüzünü yıkadı ve on dakika sonra hazırdı.
Kapıdan çıkarken "Ben gidiyorum, çarşamba görüşürüz" diye seslendi üst kata.
"Sen gelsene birkez daha buraya" diye çağırdı Orkun Zeynep'i yanına.
Zeynep 10 basamağı çıktı, Orkunun yüzüne baktı. Orkun Zeynepin dudaklarına yapıştı, sımsıcak öptü ve "Çarşamba görüşürüz, seni seviyorum" dedi.

Zeynep evin kapısından çıkarken, yorgunluğunu anlayıp, ona bu kadar şevkat gösteren ve en önemlisi sadece kendini düşünmeyen bu adama bir kez daha aşık oldu.

9/25/2012

Bozmayin cekiyorum

Yılan hikayesine dönmüş ilişkilerin mutlu sonla sonlanması benim ilgimi çekiyor. Bu bahsi geçen ilişkilerde ortalığı karıştıranlar genellikle aileler oluyor.

Hikayemiz bir mobilya mağazasında gelişiyor.
Ciftimiz yıllardır çıkıyor. Aileler tanismistir, söz kesilmiştir. Yıllardır gizli saklı buluşmalar bitmiş, herkes rahatça bu ilişki hakkında konuşmaya başlamıştır.
Düğün hazırlıkları vardır, daha doğrusu ev diziliyordur. Nikah daha kiyilmamistir.

Evet evet, çekiyorum kıpırdamayın şipşak ... Çektim
Yer: Mobilya mağazası
Kişiler: gelin adayı, damat adayı, damat annesi, gelin annesi.

Yatak odası dizilecektir ve herkesin geleneği göreneği farklıdır.
Gençlere laf düşmez bir türlü.
Gelin kız yatak odasının beyaz olmasını ister. Damat adayı zaten gelin adayının ne istediğini önemser.
Aniden ortalık karışır.

Gelin annesi: 'Zaten size gül gibi kız veriyorum birde yatak odasını mi alacağım?' diye bir laf eder.
Damat annesi: 'Dur bakalım kızmı, daha göremedik' der: :o
Gelin adayının gözleri fal taşı gibi açılır. Damat adayı annesini cimcikler.

Filim koptu.
Çift ayrılır. Aileler kavgaya girişir. Gelin adayı üzgün, damat adayı hayatına kahreder.
Aylar geçer. Çift birbirini çok sevdiklerinden dolayı gizli saklı buluşmaya başlar yine. Tıpkı ilişkilerinin başında olduğu gibi, en yakın arkadaşlardan başka kimsenin haberi yoktur. Herkes üzülür. Çıkar yol arar.

Filimi birbirine bağladık.
Aileler bir araya geldi. Herkes can ciğer kuzu sarması. Eşyalar alındı, yatak odası şimdi bembeyaz ve damat babası ödedi.
Gelin annesi dediğini yaptırdı yani.

Bozmayın tabloyu çekiyorum ... Şipşak. Çektim.

Bugün eve davetiye geldi. Bu yılan hikayesine dönen hikaye sonunda mutlu sonla bitiyor. Yakında hem kına var, hem düğün. Ama ben hala mobilya mağazasında kaldım.
'Sana ne Su' diyorsunuz degilmi?
Evet haklısınız, bana ne canım. Ama ben böyle şeylere çok üzülüyorum. Aileler biraz çenesini tutmayı öğrensin. Böyle hazin hikayeler mutlu sonla son bulsada, benim içimden bu sefer düğüne gitmek bile gelmiyor.

© Su

9/07/2012

Pezo Engin

Ben size Enginin hikayesini anlatacaktım değil mi? Hani su karısını 24 yıllık evliliğinden sonra aldatan pezevenk Enginin.

Evet Engin bizim kasabanın sevilen komşu oğullarından biriydi. Çok güzel ela gözlü bir karısı vardı ve iki tane dünyalar güzeli çocuğu. Bir kızı vardı birde oğlu.
Enginin bir eli yağda, bir eli balda büyümüştü. Elektrikçi Hüsamettinin oğluydu ve durumları her zaman gayet çok iyiydi.
Kamuranla evlendiğinde 22 yaşındaydı Engin ve dünyalar güzeli Kerimeyi Türkiyeden gelin getirmişti. Mutlu bir evlilikleri vardı. inşaat şirketi kurmuştu Engin, orda burda badana boya yapıyor ekmek parasını çıkarıyordu.

Bir gün yine bir inşaat için anlaştığı bir türk ailesinin evinin dış duvarlarını boyayacakdi. Güzel bir paraya anlasmislardi ve her gün inşaat işçilerini kontrol etmek için gidip geliyordu. Patrondu sonuçta, istediği zaman giderdi, istemediği zaman gitmezdi Engin.
Sonra nasıl olduysa badana boya yapılan evin hanımı ile fingirdesmeye başladı Engin. Klasik bir aldatma hikayesi başladı. Sitare oynak bir kadındı ve Engini baştan çıkarmayı bir çırpıda becermisti. Kerime hemen anladı kocasının bir haltlar ettiğini ama çocukları uğruna sustu. Sineye çekti.

Sitarenin kocası boynuzlanmayi kabul etmedi ama, Sitareyi a*ından bıçakladı. Orası ile ona ihanet ettiği için. Hapise girdi ve Engin taşı tarağı toplayıp ortalıktan kayboldu.
Sonradan duyduğumuza göre Sitarenin kocası eli kanlı azılı bir adammış. Engini de çıkınca öldüreceğim diye naralar atıyormuş hapishaneden.
Enginde Sitareyi ve Sitarenin iki çocuğunu alıp İspanyaya yerleşti.

Geriye gözü yaşlı, iki çocuklu Kerime kaldı ... Oturdukları evin borcunu, inşaat şirketinin borcunu giderken Kerimenin başına yıktı pezevenk Engin. İflas bayrağı çekti. Karı koca oldukları içinde zamanın da Kerimede imza attığı için devlet şimdi Kerimeden alıyor herşeyin parasını. Engin İspanyada yaşıyor ... Sitare ile çok mutlu ve bir çocukları oldu.

Ben tüm bunları Enginin kızından biliyorum. Çünkü Enginin kızı benim can dostum. Yıllardır babasına olan kinini dinliyorum. Nefret ediyorum Engin amcadan, üzülüyorum gözü yaşlı Kerime teyzeye.

Geçenlerde Engin amca beni Facebook'tan eklemiş. S.kt.r pezevenk, seni mi kabul ederim ben?

9/01/2012

O zaten bu eve sadece sevişmek için gelirdi.

'Görüşürüz' dedi ve kapıyı ardından çekti.
O zaten bu eve sadece sevişmek için gelirdi.

Sevgi beslemezdi seviştiği adama. Sadece bir makine gibi sevişirdi. Onun elinden bu duyguyu hissetme yeteneğini yıllar önce bedenine zorla hakim olduklarında almışlardı.
O gün vaz geçmişti bedeninden ve teninden. Sevgi denilen şeyin başka bir şey olduğunu, sevişmenin ise sadece bir dürtü olduğunu öğrendi.

'Ne zaman gelirsin' diye sordu adam.
'Canım ne zaman isterse, o zaman' diye yanıt verdi kadın.
Onun elindeydi herşey. istediği zaman gider, istediği zaman sevişir, istediği zaman çekip giderdi. istediği zaman arar, istediği zaman konuşur, istediği zaman başkasını seçerdi.
Bu onun kendinden intikam alma şekliydi.Kendinden nefret eettirmişlerdi. Ona sormamışlardı çünkü bedenini ve tenini ilk elinden aldıklarında.

'Hadi görüşürüz' dedi ve gitti.
O zaten bu eve sadece sevişmek için gelirdi.

8/13/2012

Biz bir hikaye yarattik ...

Düşünsel Avuntular sayesinde 10 blogger bir araya geldik ve bir hikaye yazalım dedik. 4 farklı giriş konusundan ilk yazar birini seçti ve geri kalan bloggerlar yorum bölümünde devamını getirdi.
Benim için farklı bir deneyimdi ve çok zevk aldım diyebilirim.

Yazarlarımız :



Ve buyurun hikayemiz:



Evde bulunduğum zaman hayatım daha çok kitaplığımda geçer. Hiçbir düzene uymadan, hiçbir amaç gütmeden bir bu kitabı, bir şu kitabı karıştırırım. Okuduğum kitapları tekrar göz atar altını çizdiğim cümleleri tekrar tekrar okurum. Okurken bana hissettirdikleri aklıma geldikçe de duygulanırım. Bir kaç kitabın özel yerleri vardır raflarda. Üzerine toz konmasını, sayfalarının kırılmasını istemem. Kimseye de vermem okuyup geri vermeleri için. Çünkü herkes benim o kitaplara değer verdiğim kadar değer veremez onlara.   Günlük tutmama sebep olan Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu kitabı bunlardan bir tanesidir.

Geçenlerde okuduğum bir romanın fazlasıyla etkisinde kalmıştım,
Krem renkli koltuğun önündeki ahşap sehpada televizyon yayın akışını gösteren günü geçmiş gazete ekleri vardı, depresyona girmiş birinin televizyonda zap yapmasını kolaylaştırmaya yönelik önemli dokümanlardı ve birde barut kokusu metaline işlemiş siyah renkte patlamaya hazır babadan kalma bir altı patlar. Silahı elime almamı söyledi son derece ciddiydi,
-Bana doğru doğrult dedi,
normal bir insanın bana doğru doğrultma ricasının tam tersi, silahla kendini kastederek
-İkimizde hazırız dedi ,
-Sadece tetiği çekeceksin,
Hiç ikileme düşmedim ve tetiği çektim. Karşımdaki ayna tuz buz olmuştu, şizofren olduğumu hala kabullenemiyordum, neyse ki diğer kişiliğim silahı kafama dayamamı istemiyordu!
Okuduğum psikolojik romanlar fazlasıyla etkileyip değiştiriyordu beni.  Aslında bu tip kitapları okumam doktorum tarafından yasaklanmıştı. Tabi onu diğer kişiliğimin etkisinde kalıp öldürmeden önce... O zamanlar daha 18 yaşında normal bir genç kızdım. Günlüğümü yazar yeni hikâyeler de eklerdim defterime. Ama o kitabı okuduğum gün kendimi balkon demirinden sarkmış halde buldum. Apar topar psikiyatri servisine yatırdı amcam beni. Tabi bir de başından atmak için bahane bulmuştu böylece. Doktorum zayıf neşeli bir hanımdı onun neşesi bana da bulaşmıştı bir süre sonra. Nedensiz yere mutlu olmaya başlamıştım onun sayesinde. 

Ama mutlulukta,  iki ucu açık bir bıçak gibi. Ne tarafını çevirirsem çevireyim hep kanatıyordu beni. Ortasından tutmam lazımdı illa ki. Doktorla iyi bir ikili oluşturmuştuk. Bazen sorduğu sorulara cevap vermeme bile gerek kalmadan '' evet senin başına şu iş gelmiş diyordu'' bunca yıllık yaşantımda o kadar aile ve dostum var iken beni anlayanın 7 yıllık bir üniversite okuyan doktor olması garipti... Ne yani ''birinin beni anlaması için bu kadar çok mu okuması gerekiyor? '' dedim içimden. Bu düşünceler içerisinde pencereye doğru yürüdüm. Bankta daha önce görmediğim bir bayan oturuyordu. Bebek arabasından ağlayan bebeği aldı. Öyle bir sarılışı vardı ki. Sustu bebek. Artık ağlaması bitmiş, gülüyordu. Sıcak ve içten bir dokunuş insana neler hissettirir hiç bilmiyordum. Evet çevrem de onca insan vardı ama hiçbiri kalbime dokunamadı. Bu düşünceler içerisinde güler yüzlü doktorum odama girdi. 
"Neden bana öyle bakıyorsun?" dedi. 
"Sıcak bir gülümseme ne kadar zor olabilir onu düşünüyordum." dedim, gülümseyerek..
 Birinin beni anlaması için çok okuması değil, içten olması, şu kalbime ufak bir dokunuşu yeterdi. Ama kimse beni anlamıyordu. "insanlar neden böyle" dedim doktoruma. Nasıl bu kadar kötü olabilirler. Oysa kalbime "O" dokunmuştu sadece. Önce O başlattı her şeyi. Ben O'nun yüzünden bu haldeyim. Sonra diğerleri, diğerleri, diğerleri...
Ne zaman gidecek kafamın içindeki ben. "Aldırma, geçti, bitti her şey" diyorum kendime.. Olmuyor O sesi Oradaki beni öldüremiyorum. "Hayır hayır en iyisi gitmek buralardan, kendimi bulamayacağım yerlere gitmek istiyorum" Ne olur kurtar beni? Kendimi saklayabilir misin? Beni benden alabilir misin? diye ağlamaya başladım.


Nedensizce onun o sıcacık gülümsemesine güvenmiştim, sadece. Doktorumda yardım edemeyecekti bana. Beni benden kurtarmamın tek sebebini, biliyordum bilmesine de, kendime de güvenemiyordum işte.  İnsanoğlu böyle yaratılmıştı çünkü her zaman içinde bir şüphe vardı. Şüphe de güvensizliği doğururdu elbet. Zaten ben de kendime güvenmeyerek bu hale gelmemiş miydim?
Eğer, yalnızlığımla barışabilseydim, tek başıma üstesinden gelebileceğime inansaydım her şeyin, içimde bir ben daha yaratmazdım. Ama şimdi bunları düşünmenin vakti değildi, şimdi gerçekten karar vermenin vaktiydi: "Beni benden kurtarmayı, gerçekten istiyor muyum?"

Ayağa kalktım birden, bacaklarım beni aynanın karşısına götürdü. Korkuyordum. Baktığımda kendimi değil, ruhu çekilmiş bir et parçası görecektim belki de. Derin bir nefes aldım, yavaşça başımı kaldırıp, aynada kendimle göz göze geldim.
Bir damla yaş süzüldü yanaklarımdan.
'İstiyor musun?' dedim gözyaşlarıma engel olmaya çalışarak.
'İstiyor musun söyle!'
Doktorum girdi o an içeri, yine ben hiç bir şey söylemeden anlamıştı ne yapmak istediğimi.
'Ne söyledin peki kendine?'
Bir şey söylemeden sadece gülümsedim ve yine o milyonlarca kez olduğu gibi bir kez daha anladı beni.
'İşte şimdi her şey daha kolay olacak, bu tedavide en önemli nokta senin kendinle yüzleşebilmendi ve sen bunu yaptın.' dedi ve çıktı odadan...
Tuhaf hissediyordum, kapkaranlık olmuş kalbime 'istiyorum' kelimesi bir mum ışığı olmuştu. Hem ısıtıyor, hem aydınlatıyordu.
Perdeyi aralayıp dışarı baktım.
Bir simitçi satamadığı simitlerden birini hızlı lokmalarla çiğneyip, stresli stresli etrafı izliyordu.
Bir çocuk annesinin uzun eteğini çekiştirip ters istikamete gitmeye çalışıyordu.
Tam o an bir kadının topuğu arnavut kaldırımına sıkıştı.
Yirmilerinde bir çocuk yanından geçen kızın bacaklarını hayran hayran izliyordu.


Dışarıda bir hayat sahneliyordu ve ben sahnede olmalıydım.


- Tüm arkadaslara tesekkür ederim ve umarim bunun devami gelir